- Ey dağlar, söyle bana, neden beni çekersin? Neden sana bu kadar tutkunum? Neden beni bu kadar etkilersin?
- Ben, başı dumanlı, karlı bir dağım. Gücün ve ihtişamın sembolüyüm. İnsanların kibrini kırar, aslında ne kadar küçük olduklarını hatırlatırım. Seni mütevazı bir kişi olarak olgunlaştırırım. Sen farkında değilsin ama aslında sen bana doğru yürümüyorsun. Kendi içine doğru yürüyüştesin. İç huzurunu bende buluyorsun.
- Neden doyamıyorum sana? Her fırsatta özlüyorum seni?
- Sen bana geldiğinde; sana huzurun ve sonsuz mutluluğun sırlarını öğretiyorum. İçindeki olumsuzlukları siliyorum. Benimle baş başa kaldığında, tüm dertlerini, tasalarını geride bıraktırıyorum sana. Sadece bana odaklanmanı başka hiçbir şey düşünmemeni sağlıyorum. Zihnini bulanıklaştıran her şeyden arındırıyorum seni. Güvende olmanın, aslında kendine güvenmek olduğunu, bilginin önemini anlatıyorum sana. Ruhun dingin bir şekilde gönderiyorum seni dünyanın karmaşasına. Döndüğünde bir müddet sonra, hayatı daha dolu yaşamak yerine, günlük telaşın içinde buluyorsun kendini. Benimle yaşadığın huzurlu günlere özlem duyuyorsun. Aslında, sadece sen değil, bütün organların da özlüyor beni. Fiziksel olarak da güç veriyorum sana. Benim ovalarımı, nehirlerimi, yamaçlarımı aşarken yaptığın hareketler, zindelik veriyor vücuduna. Aldığın bol oksijenle doluyor ciğerlerin. Döndüğündeyse, masa başındaki hareketsizliğin, şehrin getirdiği hava kirliliği, daha yorgun ve bitkin hissettiriyor seni.
Unutma! Ben hep buradayım ve her zaman seni bekleyeceğim.
Fotoğraf: Ersin Alok / Haluk Perk Vakfı Ersin Alok ArşiviÖykü: Erdal Gömceli / 16.10.2023
ALİ CAN
Babamın her iş seyahati dönüşünde getirdiği oyuncaklardan en kıymetlisi, boyumdan büyük boz renkli bir ayıydı.
O gece sevinçten havalara uçmuştum. İsmini Ali Can koydum. Ali Can benim bir parçam oldu. Okuldan eve gelince onunla konuşuyor, gittiğim her yere onu da götürmek istiyordum.
Hatta anneannemlerin yazlığına giderken, çok dolu olduğundan arabaya alınmayacak ilk akla gelen şey Ali Can'dı. Tabii ki kabul etmiyordum. Yıllar geçti, genç kız oldum.
Erkek arkadaşım, Ali Can’ı çok sevdiğimi bildiğinden beni mutlu etmek için beyaz bir ayı almış. Ancak, o hiçbir zaman Ali Can gibi benim bir parçam olmadı. Erkek arkadaşımla ilk zamanlar güzel giden ilişkimiz, birkaç ay sonra onu başka bir kızla samimi bir şekilde görünce bitti.
O hırsla, ilk baştan beri yakınlık kuramadığım beyaz ayıyı çöp konteynerinin yanına koydum.
Fotoğraf : Hakkı CeylanÖykü : Aydanur Atamdede / Ağustos 2023
ULUCANLAR CEZAEVİ
* " Yiyin Efendiler Yiyin."
Ulucanlar Cezaevi Müzesi.
Günler ayrılması gereken bir geziyi, sınırlı saatlerde tamamlayınca, ilk aklıma gelen Tevfik Fikret'in "Yiyin Efendiler Yiyin" şiiri oldu. Ve eve dönüşümde, çalışma masama oturduğumda, defalarca şiiri okudum, defalarca Cem Karaca'dan bestelenmiş halini, defalarca Rutkay Aziz okumasını dinledim. Efendilerin yemesi içmesi, insanlığın varoluşundan bu yana, hep yaşanmış, hep anlatılmış.
Bilirsiniz, çok kullanılan bir söz vardır, Georg Büchner'in kahramanı Danton'a ettirdiği söz . "ihtilal satürn gibidir, kendi evlatlarını yer." Sonrasında sistemlerin insanlarına zarar verme dönemlerinde hep kullanılır olmuştur.
Cengiz Aytmatov'un, Cengiz Han'a 'Küsen Bulut' kitabındaki satırları da ilginçtir. "Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiç bir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan, onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı."
Gezdiğim yer, müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi. Kimler gelip geçmemiş ki bu mekandan. O kadar büyük ve önemli bir isimler listesi ki bu, bir tekinin bile ihmal edilme ihtimali, beni bu yazıda isim yazmaktan alıkoydu. Kimleri yememişiz ki, kimleri yememiş ki sistem.
Yiyip içmenin en kanlısı; en ızdıraplısı, en telafisi mümkün olmayanı, en insafsızı, en acımasızı, en utanılası olanı. İnsanın, sistemin daha ulvi değerleri için kendi insanlarını yemesi. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu. Unutulan, unutturulmaya çalışılan örnekleriyle. Bu utanca dahil olanlar, ömürleri boyunca yüzleşmekten kaçınırlar gerçeklerle, ya da geçiştirmeye çalışırlar. Bu sonuçların ortaya çıkmasında hiç veballeri yokmuş gibi, şartlar onu gerektirmiştir, o dönemin koşullarında meseleyi değerlendirmek gerekmektedir.
Sergilenen idam yaftalarının Müzeye tesliminde konuşan Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki bakın neler diyor, ''Millet olarak hafızaları silmek için, geçmişten gelen izleri yok ediyoruz, yakıyoruz. Sizin kırk yıl boyunca bu yaftaları muhafaza etmeniz son derece önemlidir. Bugün sizin getirdiğiniz bu yaftaların sahipleri dahil şu an altında bulunduğumuz bu çınarın altında birçok kişi idam edildi. O gün idam suçu olan, bugün suç olarak dahi görülmüyor."
Hani şu meşhur söze konu olan "Sallandıracaksın Sultanahmet / Taksim meydanında bir kaçını" yaklaşımının yaşamımızdaki yerinin çok da eskilerde olmadığını bir okumamda öğrendiğimde irkilmiştim.
Biliyor musunuz? İbret olsun diye, çoluk çocuk seyrine gidilen, meydanlarda adam sallandırmak gibi iğrenç uygulamanın ancak 1960 yılında yaşamımızdan çıkabilmiş olduğunu. 24 Aralık 1960 tarihinde, soğuk bir kış sabahı, Eminönü Meydanında toplaşan İstanbul halkı, ülke tarihinin son halka açık idam infazına tanıklık ediyordu. İdam edilen kişi, iki çuval tüccarının katili Börekçi Ali'den başkası değildir. Börekçi Ali'nin cesedi, beş buçuk saat meydanda kalır. Ve hala bugün bile bunu özleyenlerimiz, isteyenlerimiz var. Hala idam cezasının yasalarımızda yeniden yer almasını arzulayanlarımız, dillendirenlerimiz var.
İstiklal Mahkemeleri sonuçlarını dışarda bırakırsak, 1920'den bu yana on beşi kadın, 712 kişi idam edilmiş. 1960'da idamlar Büyük Millet Meclisi'ne kadar uzanmış. 1970'lerde de üçe üç nidalarıyla ilmikler atılmış boyunlara, "Asmayalım da besleyelim mi?"lerle 1984'e kadar sürdürmüşüz insanımıza böyle davranmayı. 1984 / 2004 arası hiç bir hüküm Mecliste onaylanmamış, 2004'de de anayasada yapılan düzenleme ile yasalarımızdan ölüm cezası kaldırıldı. Hala yüreklerinde, beyinlerinde idam cezası özlemini duyanları aramızda bırakarak.
Nice hayatlar söndürülmüş, nice ocakların tütmez olması sağlanmıştır. Milyonlarca gözde gözyaşı kan olmuştur.
Şimdilerde Ulucanlar Cezaevi müzesinde, İdam Sehpalarını sergiliyoruz, bilinsin, görülsün, ibret alınsın diye.
Hangisini anlatmaya çalışırsan çalış, insanın insana ettiğinin bütün ipuçlarını taşıyan hapishane öykülerimizin tümü etkileyici, tümü insanımıza dair, tümü bizden.
Ülkemiz; bu güzel, kahreden, yalnız, mahzun, hüzünlü ve bizim olan ülkemiz. Bir yerlerinde bize bunları düşündüren bir teşhir müzemiz, Ulucanlar Cezaevi Müzemiz var, izliyoruz, görüyoruz, etkileniyoruz, bir yanımızda hala yeme içme devam etmekte, cezaevlerimiz gazetecilerle dolu. İnsanımız haklarının peşinde açlık grevlerinde .
İnsanın insana ettiği, sistemin insana ettiği, gazete manşetlerinden hiç eksik olmamakta. Yıl 2023.
Fotoğraf : Safa Çağlar Yazı : Baytekin Kara
* Tevfik Fikret 1867/1915
Savrulmuş, uzak diyarlara
Belki bahar zamanı, belki de ilk göz ağrısı.
Söylenen nağmeler, aşk mısraları,
O duruş, ne saklıyor,
Kim bilir
Hak için verilen kavgalar,
Bıraktığı derin yaralar
Yaşananlar, yaşanamayanlar
O yürekte, ne hasret var
Kim duyar
Şimdi sadece anılar var
Anılar, taş duvarlarda izleri,
bazısı silik, derin bazısı.
Heyecanlar, düş kırıklıkları
Bu efkar nedendir
Kim anlar
Fotoğraf : Yusuf Aslan Şiir : Erhan Demiralp / 13 Ağustos 2023 Pazar Üsküdar